56 YILLIK BİR PARİS RÜYASI VE AVRUPA YOLLARI
Ortaokula başladık. Elit tabaka çocuklarına İngilizce, bize de Fransızca sınıfları düştü. Yıl sonu ikmale kaldık. Çare bulundu: Beyrut Koleji mezunu rahmetli Sadık Taşucu amcamız beni yaylada, bağ evinde 2 ay derse çalıştırdı. Fransızca dil yapısı, müzik dili ile Fransızca telaffuz derken sınava girdim.
“Ben dersime çalıştım, ne soracaksanız hazırım.”
Fransızca öÄŸretmenim Kemal TaÅŸkıran:
“Seni kim çalıştırdı?”
“Sadık TaÅŸucu.”
“Tamam çık, sınıfı geçtin.”
İşte Fransızca ile böyle tanış olduk. Paris sokakları, Notre Dame Katedrali, Versay Sarayı ve Fransızca ÅŸarkılar ile dersi sevdik. Lise birde iken lise son sınıftaki öÄŸrencilere kurs verdik. Ama Fransızca öÄŸretmenim rahmetli İlyas Yalçın:
“Ah keÅŸke, gazetecilik kadar Fransızcayı seçseydin, o zaman seni kimse tutamazdı.”
56 yıl boyunca hep Fransa ve Paris’e gitmeyi hayal ettim. Eh, bu yıl biriktirdiÄŸimiz eurolar ile eÅŸim Nuran Üçyıldız ile birlikte tatil tur firması vasıtasıyla Avrupa’ya yola çıktık. Tur 43 kiÅŸiymiÅŸ ama Silifke’den kısa bir süre önce yitirdiÄŸimiz Cezeryeci Ali (Silifke YoÄŸurdu Lokumu) ve eÅŸi tura gelemedi. Tur rehberimiz Sabriye Hanım sabahları yoklama yaptı, “Aliler yok” dedi.
Çukurova Havalimanı'ndan 6 Mayıs gecesi saat 03.30'da hareket ettik. Havaalanında siyaset dostumuz Ali ÇavuÅŸ ve eÅŸi Åženol ÇavuÅŸ ile karşılaÅŸtık. Aynı uçakta, birbirini tanımayan 41 kiÅŸi uçtuk. Uçakta saat 05.00 civarında güneÅŸ doÄŸudan gözüktü. 10 bin fitte güneÅŸ erken doÄŸuyormuÅŸ.
Köln-Düsseldorf Havalimanı'nda bizi elinde Türk bayrağı ile rehberimiz Sabriye Manea karşıladı. Kapıda bekleyen kaptan Kadir Yalçın'ın otobüsü ile yola çıktık. İlk durağımız Köln oldu. Orta ÇaÄŸ'dan kalma yapıları ile ünlü kentte Köln Gotik Katedrali, Hohenzollernbrücke Köprüsü, Kaiser gibi yerleri gezdik. Gotik katedral bizi büyüledi. Girerken saygı gereÄŸi ÅŸapkamızı elimize aldık. Kimisi mum yakıyor, kimisi dua ediyor. Kendimizi o inanç duygusunun içinde bulduk. Tanrı'ya oradan niyaz ettik. Alman-Fransız savaÅŸları sırasında birkaç kez bombalanan demir köprü hâlâ duruyor. Altından Ren Nehri akıyor. Tekneler gezi turları yapıyor. Korkuluk kenarlarında asılı kilitler gördük. Sorduk:
“Sevgililer, sevgileri birbirlerine kilitlensin diye bu asma kilitleri takmışlar.”
Sonra bunu Paris ve Lüksemburg'da da gördük.
Yıllarca savaÅŸ içinde olan Fransa ve Almanya, gün gelince orada var olan Avrupa ülkeleri ile kardeÅŸ olmuÅŸlar. Tek devlete doÄŸru adım atmışlar. Schengen AntlaÅŸması ile sınırlar kalkmış, serbest dolaşım baÅŸlamış. Euro para birimi ile her yerde ticaret var. Eh, bizim pasaportla da 5 ülkeyi gezdik, ancak sadece giriÅŸ ve çıkış mührü ile ayrıldık. Oysa geçen yıllarda gittiÄŸimiz Balkan turunda, özellikle Amerika’nın bölüp parçaladığı Yugoslavya’dan ve Arnavutluk’tan kalan 6-7 ülkeden geçip gitmiÅŸtik. Her ülkede pasaport delik deÅŸik olmuÅŸtu.
Amsterdam’a varınca bizi kanallar ve tarihi ÅŸatolar karşıladı. Dam Meydanı, Kraliyet Sarayı, Central Station ve dar sokaklarda gezdik. Kentler yapılmadan meydanlar yapılmış, etrafına okul ve kültür merkezleri inÅŸa edilmiÅŸ. Meydan bütün kentle bütünleÅŸiyor; oradan buradan akın akın geliyorlar. Bizde de Taksim Meydanı var ama halk oraya besmele ile giriyor. Hele "1 Mayıs" dedin mi, adamların tüyleri diken diken oluyor: “Ama oraya girilmez.”
Hollanda deyince; yel deÄŸirmenleri, inekler, süt, peynir... İşte bizler, ikinci gün sabahı masalsı bir köyde, su kanalları etrafında kurulu tarihi köylerdeyiz. Yollardan yarı üÅŸüyerek geçiyoruz. Her taraf yemyeÅŸil, otlar diz boyu. Bir yandan biçiyorlar, bir yandan büyümeye devam ediyor. Yörede üretim devam ediyor. Yel deÄŸirmenleri çalışıyor; un öÄŸütüyor, hayvanlara yem üretiyor. Yel deÄŸirmenlerinin yanında süt ve peynir atölyeleri... Yörede üretilen peynirin her çeÅŸidi burada. Yöresel giysiler içindeki üretici kadınlar size gülümsüyor. Kanallarda tekneler geziyor, içindekiler size el sallıyor. Bir tekne yapmışlar, içine bir inek bindirip yürütmüÅŸler. Onların geçeceÄŸi oval köprüler var. Evler ve sokaklar arasına köprüler ile ulaşılıyor. Dedik ya; sınır, çit, tel örgü yok, kanallar doÄŸal sınır.
Bizde eve dam deriz ya, burada her kente verilen ismin ardında bir "dam" var. Volendam’a varıyoruz. Su birikintisi, gölet, baraj kenarlarındaki yerleÅŸim yerlerine verilen bir isim. Bizde sandık damlardan kurulu köyler, yerleÅŸim yerleri...
Zaan Nehri kıyısında Zaandam ve Zaanse Schans da iÅŸte böyle bir yer. Sizi büyülüyor. Durgun akan sular... Koyu bir renk; yeÅŸil, kahverengi... Köyler içinde elektrikli araçlar var, motorlu taşıt girmiyor. Aman gürültü olmasın, inekler rahatsız olmasın.
Her yerde rüzgâr gülleri dönüyor. Bütün damların başında güneÅŸ panelleri... Sokaklarda, caddelerde elektrik direkleri yok; bütün ÅŸebeke yer altında. Eh, Hollanda deyince deniz seviyesinin altında bir ülke.
Peynirler, yörede üretilen ÅŸaraplar raflarda dizilmiÅŸ; evlerde giyilen tahta takunyalar renk renk iÅŸlenmiÅŸ. Peynir tadımları, alınan peynirler, ÅŸaraplar... Altın gibi sarı peynirler; inek, keçi ayrı ayrı…
Hem kuzeyde hem daha batıda olmak... GüneÅŸ 21.00 - 22.00'ye doÄŸru kayboluyor. O bölgeden o bölgeye gidiÅŸ... Konaklama yerlerine ancak 22.00'de ulaşıyoruz. Burada ülkemiz gibi yemek kültürü yok; balık, et var ama bol salata, ayran yerine ÅŸarap yerini alıyor.
AkÅŸam konaklamaya geldiÄŸimizde; halamın oÄŸlu, kirvem Datlı Veli’nin oÄŸlu Kemal Er, eÅŸi ve oÄŸlu ile bizi bekler bulduk. Onlarla sohbet etmek, uzun yıllar sonra burada görüÅŸmek güzeldi. Bize ve onlara mutluluk, sevinç verdi.